Hayat Pahalılığı Için Işgal Altındaki Bölgelerde Gerçekleştirilen Kitlesel Eylemler -Aynı Sömürü  Aynı Cevap

Son günlerde işgal altındaki bölgelerde gerçekleşen kitlesel eylemler, Kıbrıs’ın işçi sınıfının, dayatılan işgal ve bölünmeye rağmen, sermayenin aynı saldırısıyla karşı karşıya kaldığını net bir şekilde göstermektedir.

“Sözde devlette” Türk Lirasının sürekli değer kaybetmesi ve enflasyonun etkisiyle işçilerin gelirlerinin korunması amacıyla temel aracı oluşturan mekanizma yani hayat pahalılığının durdurulması kararı yani nedeniyle eylemler gerçekleştirildi.

Kıbrıslı Türk emekçiler, grevler, gösteriler ve sözde devletin baskı mekanizmalarıyla yaşanan çatışmalar aracılığıyla, yaşam koşullarını kötüleştiren önlemlere karşı bir mücadele veriyorlar.

İşgal altındaki bölgelerde yaşanan gelişmeler, burjuva iktidarının gerçek karakterini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bir yandan “olağanüstü koşullar” ve “zorunluluk” söylemlerine başvurarak, kurumsal araçları ve hızlı (fast-track) süreçleri kullanıp emek karşıtı önlemleri hayata geçiriyor. Öte yandan ise işçi sınıfı tepki gösterdiğinde, tereddüt etmeden şiddet ve baskıya başvuruyor. “Toplumsal diyalog” söylemi etrafındaki manevralar, geçici geri adımlar ve ani kararlar, halkın öfkesini saptırmaya ve yatıştırmaya yönelik denenmiş yöntemlerden başka bir şey değildir.

Gelişmelerin özü, işgal altındaki bölgelerdeki ekonominin yapısıyla ve işgalin rolüyle doğrudan bağlantılıdır. Türk lirasına bağımlılık, para politikasının tamamen Türkiye’ye bağımlı olması anlamına gelir; bu politika Türkiye’nin kendi koşullarına göre belirlenir ve enflasyon büyük ölçüde “ithal edilir”. Aynı zamanda ekonomi çoklu para sistemiyle işlemektedir: ücretler değer kaybetmiş lira üzerinden ödenirken, konut, araç ve teknoloji gibi temel mallar euro veya sterlin üzerinden fiyatlandırılmakta, bu da gelir üzerindeki baskıyı sürekli artırmaktadır.

Bu bağımlılık, Ankara ile imzalanan protokoller aracılığıyla dayatılan mali kısıtlamalarla daha da güçlenmektedir. Finansman, “mali disiplin” talepleriyle birlikte gelmekte; bu da kemer sıkma politikaları, ücretlerin dondurulması ve sosyal harcamaların kesilmesi anlamına gelmektedir. Sözde devlet, maaş artışlarını finanse edememekte, bu nedenle hayat pahalılığı ödeneği alım gücünü koruyan neredeyse tek mekanizma olarak kalmaktadır. Ekonominin üretim yapısı da krizi derinleştirmektedir. İthalata yüksek bağımlılık ve neredeyse yok denecek bir sanayi temeli, “ithal enflasyon”u artırmakta; ithalatın %60’ından fazlası Türkiye’den gelmekte ve çoğu zaman euro veya dolar üzerinden fiyatlandırılmaktadır. Enflasyon %40’ın üzerine çıkmış, temel ihtiyaçlarda artışlar daha da yüksek olmuştur. Turizm ve özel yükseköğretim gibi kırılgan sektörlere bağımlılık, siyasi ve parasal krizlerden doğrudan etkilenerek durumu daha da zorlaştırmaktadır.

Özetle gerçek şudur: kapitalizmin krizleri ve emperyalist rekabet, çalışanlar için sürekli yeni yükler üretmektedir. Bu yükler bazen enflasyon, bazen kesintiler, bazen de sosyal hakların aşınması şeklinde ortaya çıkar. Ve her seferinde sistemin yanıtı aynıdır: daha fazla sömürü, daha fazla baskı.

İşgal altındaki bölgelerdeki işçi sınıfıyla dayanışmamızı ifade ediyor ve şunu vurguluyoruz: yaşananlar yalnızca Kıbrıslı Türk emekçileri ilgilendirmemektedir; tüm Kıbrıs işçi sınıfını ilgilendirmektedir. Sözde devlette uygulanan politikalar, farklı biçim ve zamanlamalarla Kıbrıs Cumhuriyeti’nde de uygulanmaktadır. Aynı “geçici fedakârlık” söylemleri, aynı gecikmeler ve kesintiler, aynı sermaye yanlısı strateji söz konusudur.

Bu nedenle yanıt parçalı ya da bölünmelere hapsolmuş olamaz. Gerçek çıkış yolu, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk emekçilerin ortak sınıfsal çıkarlar temelinde birlikte mücadelesindedir. Sömürü sistemine hizmet eden ayrımlardan uzak, çoğunluğun ihtiyaçlarını azınlığın kârı uğruna feda eden politikalara karşı ortak bir mücadele gereklidir.

Aynı zamanda bu ortak mücadele, işgal gerçeğinden ve bunun Kıbrıs halkı üzerindeki sonuçlarından ayrı düşünülemez. Halk karşıtı politikalara karşı mücadele, işgale, emperyalist planlara ve halkı bölen ve sömürüyü yeniden üreten her türlü dış müdahaleye karşı mücadeleyle ayrılmaz biçimde bağlıdır.