Emperyalizm ve Savaş: KPK’nin Görüşü
Bu görüş, komünist örgütümüzün kimliğinin bir unsurunu oluşturduğu için son derece önemlidir. Sadece bir tutum değil, aynı zamanda bir hedef ve mücadele yönelimidir.
Biz, halkı bölgemizdeki emperyalist planlardan ağır biçimde zarar görmüş bir ülkede faaliyet gösteren bir komünist örgütüz ve burjuvazinin kârlılığını güçlendirme ve sağlama alma yönündeki hedeflerinin bir sonucu olarak, ülkemizin emperyalist müdahalesi nedeniyle her an yeniden kurbanlar verebileceğimiz güvensizliği içinde yaşamaya devam ediyoruz.
Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak, halklar için korkunç felaketlerin nedeni olmanın ötesinde, aynı zamanda devrimci koşulların oluşması için önkoşulları yaratan etkenlerden biridir ve bu olgu, işçi sınıfının bilinçli öncüsü olarak komünistlere son derece ciddi sorumluluklar yükler.
Emperyalizm nedir ve neden ondan sürekli bahsediyoruz?
Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1916’da Lenin tarafından kaleme alınan ve modern dünyanın analiz biçimini olduğu kadar Bolşevik Partisi’nin önündeki çağdaş görevleri de değiştiren kitap, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’dır.
Bu kitapta, 1914–1918 Birinci Dünya Savaşı’nın her iki taraf açısından da emperyalist (yani fetihçi, yağmacı) bir savaş olduğu; dünyanın, sömürgelerin ve mali sermayenin nüfuz alanlarının paylaşımı ve yeniden paylaşımı için yürütüldüğü kanıtlanır. Aradan 110 yıl geçmiş olmasına rağmen kitabın temel sonuçları doğrulanmakta ve güncelliğini korumaktadır.
Nasıl ki söz konusu kitabın yayımlanması Bolşeviklerin devrimci stratejisinin belirlenmesinde ve Ekim Devrimi’yle doğrulanmasında önemli bir rol oynadıysa, bizim için de emperyalizm ile onun ekonomik ve toplumsal uzantılarının incelenmesi zorunludur; zira bunlar büyük ölçüde çağın niteliğine ve komünist örgütümüzün bugünkü pratik görevlerine karşı tutumunu belirler.
Emperyalizmin ekonomik bir temeli vardır; bunun çekirdeğini ekonomide tekellerin önemi ve bir ekonomik ilişki olarak sermaye ihracı oluşturur ve bunlar diyalektik olarak üstyapıda da yankısını bulur. Tek bir cümleyle emperyalizm; gelişiminin son aşamasındaki tekelci kapitalizmdir.
Burada “tekel” teriminin tam anlamıyla, yani ekonominin büyük dallarında tüm üretimi ve piyasayı tek başına kontrol eden bir işletme anlamında kullanılmadığı vurgulanmalıdır. Vurgulanan, ekonominin her alanındaki faaliyetlerin asıl hacminin bir veya birden çok dalda faaliyet gösteren az sayıda büyük anonim kapitalist işletmede toplanması ve bunların gelişimin dinamiğini potansiyel olarak kontrol edebilmesidir.
Tekelci kapitalizm aşamasında bulunan ve uluslararası emperyalist sisteme dâhil olan tüm devletler, bu sistemdeki konumlarından bağımsız olarak, aynı ortak özelliklere sahiptir; ancak bu özellikler eşitsiz biçimde ortaya çıkar.
Bu özellikler; üretimin ve sermayenin öyle bir yüksek yoğunlaşma düzeyine ulaşmış olmasıdır ki, ekonomide belirleyici rol oynayan tekeller ortaya çıkmıştır. Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin kaynaşması, bir mali oligarşinin ve “mali sermaye”nin oluşmasıdır. Mal ihracından farklı olarak sermaye ihracının öneminin artmasıdır. Kapitalistlerin uluslararası tekel birliklerinin (ör. AB ve BRICS) dünyayı paylaşmasıdır. Son özelliği ise, dünyanın yeniden paylaşımı uğruna büyük kapitalist güçler arasındaki mücadeledir; böylece potansiyel kazananlar yeni pazarlara sermaye ihracından yararlanırlar.
Tekelci kapitalizm, yani emperyalizm çağında, servet birikimi ile sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesi akıl almaz düzeylere ulaşsa da, rekabet ortadan kalkmaz; tersine keskinleşir ve yeni biçimlerde kendini gösterir.
Tekeller, göreli bir özerkliğe sahip olarak birbirleriyle iç içe geçer, işbirliği yapar ve konumlarını rakiplerine karşı iyileştirmek için yeni faaliyet alanlarında her yolla üstünlük elde etmeye çalışırlar. Bu rekabetler, başta burjuva devletinin rolü aracılığıyla ifade bulur; devlet pek çok durumda emperyalist ittifaklarla bağ kurarak kendi tekelleri için daha fazla pay talep eder.
Kapitalizmin, yazıldığı döneme kadar olan tarihsel evrimini; anonim şirketler dönemini ve bunların kapitalizmde üretici güçlerin gelişimine etkisini incelemiş olan Lenin, sermaye–emek temel çelişkisinin tekelci kapitalizm aşamasında keskinleştiğini ortaya koyacaktır. Bir yandan üreticiler arasındaki serbest rekabetin değil, tekellerin ve güçlü anonim şirketlerin egemen olduğu çağda, mülkiyetin kapitalist üretimin işleyişinden ayrılması, her kapitalist devlette burjuvazinin zarar verici rolünün artması sonucunu doğurur. Burjuvalar, üretim sürecindeki emek sömürüsünden elde edilen artı-değerden olduğu kadar hisse senedi alım satımından da zenginleşirler.
Öte yandan, tekelci kapitalizm çağında üretimin karakteri giderek daha toplumsal hale gelir; işçiler aynı ya da farklı holdinglerde, sektörlerde, ülke içinde ya da dünya ölçeğinde birbirine bağlanır. Aynı zamanda üretimin sonuçlarının mülkiyeti giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanır; bu da kapitalizmin temel çelişkisini keskinleştirir, sistemi sermaye fazlasına ve kaçınılmaz olarak yeni ekonomik krizlere sürükler. Bu durum, burjuvaziyi kârını artırmanın ve krizden çıkışın başka mekanizmalarını aramaya iter; örneğin savaş gibi. Emperyalist ve son aşamada, çelişkiler öylesine keskinleşir ki, devrimci durumun ortaya çıkması, kapitalizmin devrimci yoldan yıkılması ve sosyalizme geçiş için tüm maddi koşullar hazırlanır.
Bu temel çelişki, emperyalist sistem içindeki konumlarından bağımsız olarak, tüm kapitalist devletleri karakterize eder; yani tekel gruplarının gücünden bağımsızdır. Kendi tekellerine hizmet etme çerçevesinde kapitalist devletler, her zaman emekçileri, onların haklarını ve özgürlüklerini kurban eden eşitsiz karşılıklı bağımlılık ilişkileri içine girerler.
Pazarların ve toprakların yeniden paylaşımı için verilen mücadele sürekli şiddetlenmektedir. Bu, durağan değildir; kapitalizmin eşitsiz gelişmesine bağlı olarak şekillenir ve bu durum emperyalist devletler ve ittifaklar arasındaki güç dengelerini belirler. Bir devletin ekonomik gücündeki sürekli değişim ve dolayısıyla siyasal-askerî gücündeki değişim, emperyalist ittifaklardaki gelişmeleri, devletlerarası ilişkileri, siyasî ve ekonomik karşılıklı bağımlılıkları ve nihayetinde emperyalist müdahalelerin keskinleşmesini etkiler.
Biz, emperyalizmi yalnızca ABD’nin veya AB’nin en güçlü devletlerinin saldırgan dış politikasıyla sınırlayan ve buna karşılık diğer bazı kapitalist devletlere anti-emperyalist nitelik ya da rol atfeden analizlere katılmıyoruz. Bu tür teoriler, çoğunlukla en güçlü emperyalist devletlerin müdahalelerine ve tekellerinin pazarlar veya bütün bölgeler üzerindeki görece gücüne ve kontrolüne atıf yapar. Oysa bu teoriler, emperyalizmin ekonomik temeline ilişkin temel Leninist ilkeyi göz ardı eder: Dünyanın tüm ülkelerinde tekeller ve asalak burjuvazi egemendir.
Bu analiz, uluslararası emperyalist sistemin tepesinde yer almayan, ancak bu sistemde ABD’nin öncülüğünü sorgulayan ülkelerin burjuvazilerinin taleplerini ve pozisyonlarını meşrulaştırmaya ve ilerletmeye hizmet eder. Böylece ABD ve müttefiklerine karşı takındıkları tutuma göre “iyi” ve “kötü” tekeller veya kapitalist devletler ayrımı yapılmaktadır. Örneğin “Avrupa Sol Partisi”nde ya da “Avrupa Parlamentosu’nda Sol” içinde bulunan partiler tarafından, ABD’ye karşı denge unsuru olarak AB’nin özerkliğinin güçlendirilmesi talebi giderek daha fazla öne çıkarılmaktadır. Uluslararası düzeyde bir dizi parti ve örgüt, kapitalist Çin’i ve kapitalist Rusya’yı ya da diğer kapitalist ülkeleri ABD’ye karşı mücadele eden anti-emperyalist güçler olarak sunmaya çalışmakta; bu yolla, kapitalizm içinde eşitsiz gelişmenin hiçbir çatışmaya gerek kalmadan, kapitalizm–emperyalizm ve egemen üretim ilişkileriyle mücadele etmeksizin ortadan kaldırılabileceği izlenimini yaratmak istemektedir.
Emperyalizmin, diğer devletleri sömüren ya da bağımlılık ilişkileri dayatan bir avuç kapitalist devletten ibaret olduğu sonucunu temelsiz ve yanıltıcı buluyoruz. Gerçekten de az sayıda ülke, dünya pazarında güç sahibidir ve diğer ülkelerle eşitsiz karşılıklı bağımlılık temelinde devletlerarası ilişkiler yaratır. Ancak bu durum, daha küçük devletlerin emperyalist politika yürütmesini engellemez. Günümüzde belirgin örnekler, emperyalist sistemin tepesinde yer almadıkları hâlde Orta Doğu’daki pazarların yeniden paylaşımında etkin rol oynayan Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’dır.
Özünde, bir emperyalist devletin tekellerinden “ulusal bağımsızlık” adına işçi sınıfının burjuva güçlerle ittifakını ve sınıf işbirliği siyasetini yanlış biçimde teşvik eden bir çizgi dayatılmaktadır; böylece bir ülkenin gelişmesindeki gecikmelerin aşılması hedeflenmektedir. Her burjuvazi, ulusal sermayesi için bir “yükseltme” peşindedir; aynı zamanda halkı, diğer halklara yönelik saldırganlığını “ulusal kurtuluş savaşı” olarak sunarak yanıltır[1]. Bundan, bir ülkenin burjuvazisinin yekpare hareket ettiği sonucu çıkmaz. Sermayenin farklı kesimleri her seferinde kendi çıkarını gözetir; her an, sahip olabilecekleri faydaya göre ittifaklarını yeniden düzenlemeye hazırdırlar. Bu hedefler “anti-emperyalist” diye adlandırıldığında ya da sermaye “vatansever” ve “boyunduruk altındaki” diye bölündüğünde, işçi hareketi burjuvazinin arabasına koşulur ve “yabancı bir bayrak altında” mücadele eder. Oysa mücadelemizin özü, her zaman anti-kapitalist bir içerik taşımalı ve ülkemizin burjuvazisiyle kopuş yönelimine sahip olmalıdır; emperyalist sistem içinde hangi basamakta bulunursa bulunsun.
[1] V. İ. Lenin, “Sosyalist Enternasyonal’in Durumu ve Görevleri”, Kasım 1914.
Emperyalist ittifakların ve blokların yeniden şekillenmesi:
NATO, 4 Nisan 1949’da Sovyetler Birliği’ni, emperyalist sistemden koparak sosyalist inşayı sağlamlaştırma yönünde ilk adımlarını atan halkları ve dünya genelinde emperyalizme karşı mücadele eden tüm halkları açıkça hedef alan saldırgan bir devletler ittifakı olarak kuruldu. Günümüzde NATO, Batı’nın 32 devletinden oluşan bir askerî ittifaktır ve amacı üye devletler arasında askerî ve ekonomik işbirliğini geliştirmek, rakip devletler ve dünyanın bütün halkları aleyhine hareket etmektir.
NATO’nun başlıca yararlanıcısı, emperyalist sistemin başında bulunan Amerika Birleşik Devletleri’dir. Yetmiş beş yıldır NATO, Avro-Atlantik emperyalizminin temel aracıdır; Kore’den (1950) Ukrayna’ya kadar birçok savaş ve müdahaleye katılmış, tekellerin çıkarlarına hizmet etmiştir.
Bugün NATO’nun stratejisi, jeopolitik genişlemeyi, askerî güçlerin güçlendirilmesini ve doğrudan katılım ve destekle çatışmalara müdahale etmeyi içermektedir; örneğin Ukrayna’da olduğu gibi. Aynı zamanda NATO üyeleri ve AB üye devletleri, Gazze’deki katliamları ekonomik, siyasî ve askerî olarak desteklemekte ve Kızıldeniz gibi kritik bölgelerdeki varlıklarını güçlendirerek Rusya ve Çin ile emperyalist rekabeti tırmandırmaktadır. Nitekim son NATO Zirvesi’nde (Lahey’de) alınan karar uyarınca, her üye devlette askerî harcamaların GSYİH’nın %5’ine çıkarılması kararlaştırılmış, böylece silah sanayisi kartelleri beslenmiştir.
NATO, AB, G7, G20 gibi geleneksel emperyalist birliklerin ve örgütlerin yanında, 2009 yılından itibaren BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) kurulmuş ve daha sonra Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin katılımıyla BRICS+ biçimini almıştır. Daha gevşek bağlarla şekillenen diğer oluşumlar arasında Çin’in öncülük ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü ve Rusya’nın liderliğinde kurulan Avrasya Ekonomik Birliği bulunmaktadır.
Bu birlikler, tekelci kapitalizm çerçevesinde, kapitalist iktidarı güçlendirmeyi ve her katılımcı ülkenin ekonomik ve jeopolitik düzeyde konumunu iyileştirerek pazarların yeniden paylaşımında avantaj elde etmesini amaçlamaktadır.
Buna rağmen, kapitalist gelişmenin eşitsizliği ile devletler arası karşılıklı bağımlılığın bir araya gelmesi, her ittifak içinde kaçınılmaz sarsıntılara yol açmaktadır. Ülkelerin emperyalist sistemdeki yeniden düzenlenme ve konum değişimlerinin, geçmişe kıyasla çok daha dinamik ve sert yaşandığı bir dönemde, Çin’in ABD’nin üstünlüğünü tehdit etmesiyle birlikte emperyalist kamplar sürekli yeniden şekillenecek ve savaş bıçaklarını bilemeye devam edecektir.
Bunun ilk örnekleri Brexit ile görülmüştür. ABD’nin Brezilya ve Hindistan’la kurduğu stratejik yakınlaşma, Çin ve Hindistan arasındaki rekabetin keskinleştiği bir dönemde BRICS ittifakının bütünlüğünü zayıflatmaktadır. Aynı zamanda NATO içinde de ABD–Almanya, ABD–Fransa ve Türkiye–Yunanistan arasında çatışmalar yoğunlaşmaktadır. Günümüzde Ukrayna’daki savaşın yönetimi konusunda ABD ile AB arasında bir anlaşmazlık bulunmaktadır; ABD yönetimi, Ukrayna’nın nadir toprak elementleri üzerindeki kontrolü ele geçirmek ve aynı zamanda Çin’e karşı güçlerini yeniden düzenlemek amacıyla geçici bir “barış” hedeflemektedir; bu süreçte Rusya’yı fiilen etkisizleştirmeye çalışmaktadır.
Tüm bu olgular, Leninist ilkenin doğruluğunu bir kez daha kanıtlamaktadır: emperyalistlerin ittifakları geçici ve fırsatçıdır. Bu ittifaklar, ne her bir emperyalist ittifakın içindeki rekabeti ve çelişkileri ne de farklı emperyalist ittifaklar arasındaki çatışmayı ortadan kaldırabilir. Emperyalist ittifaklar ile bu ittifakların çözülmesine yol açan iç rekabet ve çelişkilerin keskinleşmesi, aynı madalyonun iki yüzünü oluşturur.
21. yüzyılda Rusya ve Çin
Çin’e daha somut olarak bakıldığında, emperyalist sistemin tepesinde yer alan ve ABD’nin üstünlüğünü açıkça tehdit eden, tekelci aşamadaki güçlü bir kapitalist devletin temel özelliklerine sahiptir. IMF istatistiklerine göre, 2025’te Çin’in GSYİH’si dünya GSYİH’sinin %19,68’ini temsil edecek ve ABD’ninkini (%14,75) aşacaktır[2]. Ülke içinde, milyarderlerin sayısı (dünya birinciliğine sahiptir) işsizler ordusu (2024’te yaklaşık %5) ve ülke içinde dolaşan göçmenlerle birlikte anılmaktadır. Özel sektör, GSYİH’nin yaklaşık %60’ına katkıda bulunmaktadır.[3] Uluslararası alanda Çin, Kuşak ve Yol Girişimi ile ekonomik gücünü göstermektedir. Başta yabancı sermaye ithal eden bir ülkeyken, Çin sermaye ihracatçısı hâline gelmiş, Çin’in dünya genelindeki Doğrudan Yabancı Yatırımları 2023’te GSYİH’sinin %1’ine ulaşmıştır[4]. Alacaklı konuma geçmiş, örneğin ABD borcunun %7’sini kontrol etmektedir. Yurtdışında şirketler satın almakta, Çinli şirketler dünya çapında dev altyapılara yatırım yapıp bunları kontrol etmektedir (ör. COSCO tarafından Pire Limanı) ve savunma sanayisine giderek daha fazla yatırım yapmaktadır. Aynı zamanda BRICS’in Yeni Kalkınma Bankası’nın ve Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) kurulmasına öncülük etmiş, bunları ABD’nin IMF ve Dünya Bankası üzerindeki kontrolüne karşı denge unsuru olarak konumlandırmıştır.
Çin, ekonomik gücünü siyasal-askerî güce de tercüme etmekte, askerî harcamalarda dünyada 2. sırada yer almaktadır. Özellikle denizcilik alanında askerî kapasitesini hızla geliştirmektedir. 2017’den bu yana Cibuti’de askerî üsler kurmuştur ve Sri Lanka, Pakistan, Maldivler ve Myanmar gibi ülkelerde askerî varlığını daha da artırmayı hedeflemektedir.
Rusya, enerji ve madenler gibi alanlarda büyük tekellere sahiptir. Kapitalist üretim ilişkileri ve mali sermaye, tıpkı Çin’de olduğu gibi ekonomisinin tüm alanlarında hâkimdir. Özel sektör 2019’da ülke GSYİH’sinin %65 ile %70’i arasında katkı sunmuş[5], özel yatırımlar ise GSYİH’nin %16–18’i arasında seyretmiştir[6]. Banka sermayesi ülkenin altyapı projelerini finanse ederken, sanayi tekelleri özel bankaların tamamına ya da büyük bölümüne sahip bulunmaktadır. Savaş koşulları sürerken Rus milyarderlerin serveti 2024’te %8 artarak 626 milyar dolara ulaşmış ve bu tutar ülke GSYİH’sinin %27,7’sine karşılık gelmiştir[7]. Rus burjuvazisi, diğer ülkelere ya devletlere verilen krediler biçiminde ya da Asya, Afrika ve Avrupa ülkelerinde enerji ve inşaat gruplarının ticari faaliyetleri yoluyla sermaye ihraç etmektedir[8]. 2023 yılı için yabancı ülkelere 30 milyar dolar kredi açtığı tahmin edilmektedir.[9]
Ayrıca jeopolitik etkisini artırmak amacıyla Asya’da bir dizi stratejik planın hayata geçirilmesinde etkin rol üstlenmektedir. Örneğin Bangladeş’te 12 milyar dolar değerinde bir nükleer enerji santrali inşa etmektedir[10]. İran’da demiryolu altyapısı yapımını finanse ederek İran, Hindistan ve Rusya arasındaki ağ bağlantısını iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Rusya devlet kalkınma bankası VEB, doğal gaz, gemi yapımı, metalürji ve kereste işleme alanlarında Çinli şirketlerle birlikte 42 milyar dolar değerinde projelerin eş finansmanını duyurmuştur.[11]
Siyasal-askerî cephede, Rusya, Ukrayna’daki savaş öncesine kadar silah sistemleri ihracatında ikinci sıradaydı[12] ve Libya, Sudan ve Mali gibi Afrika ülkelerinde askerî varlığa sahiptir; bu durum Sahel ülkelerindeki pazarların kontrolü için rekabeti keskinleştirmektedir. Ayrıca Suriye ve Ermenistan’da askerî üsleri bulunmaktadır. 2022’de Kazakistan’daki işçi ayaklanmasını, Batılı emperyalist devletlerin sessiz onayıyla bastırmıştır.
[2] https://www.imf.org/external/datamapper/PPPSH@WEO/EU/CHN/USA.
[3]http://en.moj.gov.cn/2025-05/21/c_1094851.htm#:~:text=This%20legislation%20marks%20a%20milestone,60%20percent%20of%20China’s%20GDP.
[4] https://data.worldbank.org/indicator/BM.KLT.DINV.WD.GD.ZS?locations=CN
[5] Di Bella G., Dynnikova O., Slavov S., The Russian State’s Size and its Footprint: Have they increased?, IMF Working Paper, 2019.
[6] https://data.worldbank.org/indicator/NE.GDI.FPRV.ZS?locations=RU-DE.
[7] https://www.usnews.com/news/world/articles/2025-04-17/wealth-of-russias-richest-people-rises-to-record-625-5-billion.
[8] https://caspianpost.com/central-asia/uzbekistan-s-debt-to-russia-rises-as-regional-loans-increase.
[9]https://timesca.com/uzbekistans-debt-to-russia-climbs-amid-rising-regional-loans/#:~:text=Belarus%20remains%20Russia’s%20largest%20debtor,added%20$26.54%20million%20in%20debt.&text=As%20previously%20reported%20by%20The,government’s%20emphasis%20on%20social%20spending.
[10]https://www.aljazeera.com/news/2023/10/6/bangladesh-gets-first-uranium-shipment-from-russia-for-nuclear-power-plant#:~:text=Bangladesh%20has%20received%20the%20first,state%2Downed%20atomic%20company%20Rosatom.
[11] https://www.reuters.com/world/china/russias-veb-development-bank-plans-42-billion-funding-projects-with-china-2025-05-08/.
[12] https://www.sipri.org/publications/2022/sipri-fact-sheets/trends-international-arms-transfers-2021#:~:text=The%20volume%20of%20international%20transfers,to%20transfers%20of%20major%20arms.
“Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır”
Savaş meselesi üzerine:
Emperyalist savaşa karşı tutumumuz temel bir öneme sahiptir. Takınmamız gereken tutum, devrimci bir çizgi belirleme olanağıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu çizgi, burjuvazinin “ulusal birlik” çağrılarına boyun eğmeyecek; aksine işçi ve halk hareketi için bağımsız bir yön belirleyecek, bilinci sürekli olarak burjuva propagandasından kurtaracaktır. Halkın “temel düşmanın kendi ülkemizde, sermayenin iktidarında”[13] olduğunu kavramasına yardımcı olacaktır.
Tekelci kapitalizm, emperyalist savaş ve devrim birbirine kopmaz biçimde bağlıdır, ancak bu bağ zorunlu olarak doğrusal değildir. Bu nedenle bizim için açık olmalıdır ki, “şakağına dayalı tabanca”yla sürdürülen bir emperyalist barışın yerini bir başka emperyalist savaşın almasını durdurmak için, komünist ve işçi hareketi teorik yeterliliğe ve örgütsel kabiliyete sahip olmalı; savaşın burjuva iktidarının istikrarında açtığı her çatlağı değerlendirebilmelidir.
Lenin ve Bolşevikler, tekelci kapitalizmin ekonomik ve siyasal temellerini kavrayıp teorik olarak çözümleyerek, 1914’te patlak veren savaşın karakteri ve komünistlerin görevleri konusunda net bir tutum geliştirme olanağı kazandılar. Savaşın ilk günlerinden itibaren Lenin, (1912’de Basel’deki II. Enternasyonal Kongresi’nin kararlarına da dayanarak) şunu vurguluyordu: “Avrupa ve dünya savaşı açıkça burjuva, emperyalist, hanedan savaşları niteliğindedir.”[14]
Savaşın karakteri iradeye dayalı biçimde ortaya çıkmaz; “Savaş, büyük kapitalizmin —özellikle banka sermayesinin— devasa gelişimi, tüm parasal kaynakların onun elinde toplanması, mali politikasının tüm silahlı güçlerle desteklenmesi ve nihayet fetih yolunda artık özgürce ilerlemesinin imkânsız hale gelmesiyle girdiği eşi benzeri görülmemiş vahşi mücadele tarafından kaçınılmaz olarak tetiklenmiştir….kapitalistlerin dünyasında bu tür meseleler isteğe bağlı olarak değil, yalnızca savaş yoluyla çözülür.”[15] Birinci Dünya Savaşı, patlak vermesinden onlarca yıl önce, sömürgeler, pazarlar ve sermaye ihracı üzerindeki kontrol için iki emperyalist blok arasındaki ekonomik rekabetin keskinleşmesiyle hazırlanmıştı. “Yani bu, hükümdarların veya kapitalistlerin yanlış ya da ‘şeytani’ politikasının ürünü değildi,”[16] fakat emperyalizm aşamasına ulaşmış kapitalizmin doğasından kaynaklanıyordu. Savaş, kapitalist devletlerin politikasının şiddetli, askerî araçlarla sürdürülmesidir; önceki görece “barışçıl dönemin” sömürüsünün devamıdır.
Bir ülkenin burjuvazisi savaşı saldırı amaçlı mı başlatmış yoksa savunma konumunda mı olduğu fark etmeksizin, savaşın patlak vermesinden önceki yıllarda emperyalist burjuvaziler, tekellerinin konumunu rakiplerine karşı güçlendirmeye çalışmışlardır; bunu ekonomik veya siyasî yollarla yapmışlardır. Bu saldırganlık, kendi tekellerinin yükselmesini isteyen diğer burjuvazilerin çıkarlarıyla nesnel olarak çatışır. Örneğin, ülkemizin burjuva hükümetinin Rusya’ya karşı AB yaptırımlarını desteklemesi, ABD ile askerî anlaşmalara katılması, NATO’ya üyelik önerisini gündeme getirmesi ve İsrail, Mısır ve Yunanistan ile enerji anlaşmaları imzalaması, ekonomik ve jeostratejik konumunu yükseltme çabasının son derece saldırgan bir biçimde yürütüldüğünü göstermektedir, her ne kadar henüz savaş biçimini almamış olsa da.
Komünistlerin, bir savaşın niteliğini belirlemek ve ona karşı hangi tutumu almaları gerektiğini saptamak için yanıtlaması gereken sorular şunlardır: Bu savaş ne için yürütülüyor, hangi sınıflar onu hazırladı ve yönetiyor? Bu soruların yanıtı, bir savaşın gerici mi yoksa ilerici mi olduğunu belirler. Lenin’in de belirttiği gibi: “Bir devletin, o devlet içindeki belirli bir sınıfın, savaş öncesindeki uzun bir dönem boyunca izlediği politikayı, aynı sınıf savaş sırasında da sürdürür, yalnızca eylem biçimini değiştirir.”
Başka halklara karşı saldırgan politika yürüten, tekellerinin çıkarı için diğer burjuvazilerle rekabet eden, savaşı hazırlayan ve yürüten burjuvazi —ister saldırgan ister savunmacı olsun— halkın çıkarına bir barışı asla sağlayamaz; çünkü halk onun politikasının sonuçları yüzünden ölmekte ve acı çekmektedir.
Ancak halkın barış arzusu göz ardı edilmemelidir. Bu arzu, “savaşın özgürleştirici amaçları ve vatan savunmasıyla ilgili burjuva yalanlarına yönelik hayal kırıklığının başladığını” gösteren bir belirtidir. Komünistler, halkı kalıcı ve adil bir barışın devrimci mücadele olmadan, burjuvaziyle ve onun hükümetleriyle her ülkede köklü bir kopuş yaşanmadan mümkün olmayacağına ikna etmelidir.
[13] Liebknecht, K., Luxemburg, R., Mehring, F., Zetkin, Cl., Asıl düşman kendi ülkemizdedir (Atina: Sygchroni Epochi, 2015).
[14] V. İ. Lenin, “Avrupa savaşında devrimci sosyal demokrasinin görevleri”, Savaş ve Sosyalist Devrim Üzerine, pg. 11.
[15] V. İ. Lenin, “Savaş ve devrim, 14 (27) Mayıs 1917 tarihli konferans”.
[16] V. İ. Lenin, Savaş ve Sosyalist Devrim Üzerine.
Bölgesel Çatışmalar: Ukrayna ve Filistin
Bugün dünyada onlarca aktif cephe bulunmaktadır. Ancak bu iki bölgesel savaşın anılması, bir yandan Kıbrıs burjuvazisinin rolünü ve müdahil oluşunu ortaya koymak, öte yandan da bu savaşların farklılıklarını vurgulamak içindir.
Filistin halkının, İsrail devleti tarafından ve bir dizi emperyalist gücün desteğiyle yürütülen soykırıma karşı verdiği direniş, bütünüyle meşrudur. Filistin halkının her yolla mücadele ederek boyunduruğunu kırma ve egemenlik hakkını güvence altına alma hakkı ve görevi vardır.
KPK olarak biz, İsrail işgalinin sona erdirilmesi ve 1967 Haziran’ı öncesindeki sınırlarda, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması mücadelesini destekliyoruz.
Filistin
Filistin halkının köklerinden koparılmasının başlangıcı, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun ve ardından İngiliz işgalinin boyunduruğu altında yaşadıktan sonra, 1947’de geldi. O yıl BM’nin 181 sayılı kararıyla, tarihsel Filistin topraklarının %56,47’si 608.000 nüfuslu yeni İsrail devletine tahsis edildi. Geriye kalan topraklar, sayıları 1,4 milyonu aşan Araplara bırakıldı.
14 Mayıs 1948’de İsrail resmen kuruldu. Yahudi paramiliter örgüt Hagana, ABD–İngiltere silahlarıyla donatılmış düzenli ordu rolünü üstlendi. İsrail askerî olarak üstünlük sağladı, yaklaşık 800.000 Filistinliyi (nüfusun %67’sini) zorla yurtlarından sürdü ve topraklarını ilhak etti. Sadece iki yıl içinde (1947–1949) Arap nüfusunun yaklaşık yarısı mülteci durumuna düştü.
Filistinliler bu sürgünü Nekbe (“Felaket”) olarak adlandırmaktadır. İzleyen aylarda İsrail güçleri 90.000 Hristiyanı (Filistinli Hristiyan nüfusun üçte ikisini) de yerlerinden etti.
11 Aralık 1948’de BM Genel Kurulu 194 sayılı kararı kabul ederek Filistinlilerin topraklarına dönme hakkını teyit etti. 1948–1951 yılları arasında yaklaşık 700.000 Yahudi yerleşimci İsrail’e göç etti.
Altı Gün Savaşı – 1967
Haziran 1967’de başlayan “Altı Gün Savaşı”nın sonunda İsrail, önceki topraklarının dört katından fazlasını ele geçirdi. 300.000 Filistinli daha sürgün edildi. İşgal edilen Filistin toprakları (Batı Şeria ve Gazze Şeridi), İsrail Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı’nın en yüksek yetkiye sahip olduğu askerî yönetim rejimi altına girdi.
Aynı ay, Sovyetler Birliği’nin girişimiyle toplanan BM Genel Kurulu olağanüstü oturumunda, İsrail’in Arap topraklarını ilhakının yasa dışı olduğu kararlaştırıldı. Ancak ABD ve müttefiklerinin desteğiyle İsrail hükümeti, “ne uluslararası güvenceleri ne de BM’yi dikkate alacağını” açıkladı.
Kasım 1967’de BM Güvenlik Konseyi 242 sayılı kararı kabul ederek, “her devletin güvenlik içinde yaşayabileceği adil ve kalıcı bir çözüm” çağrısında bulundu. Bu karar, “uluslararası toplumun” resmî pozisyonu olarak hâlen geçerliliğini korur ve İsrail’in 1967 öncesi sınırlara (1949 ateşkes hattına) dönmesini öngörür. Bugüne dek, İsrail ordusu ve işgali yerinde durmaktadır (yalnızca Sina Yarımadası’nın bir bölümünden çekilmiştir) ve BM’nin sayısız kararını alenen hiçe saymaktadır.
İzleyen yıllarda Filistin’in silahlı kurtuluş hareketi büyük gelişme göstermiş, kitlesel bir karakter kazanmış ve daha örgütlü hâle gelmiştir.
Birinci İntifada (Ayaklanma) – 1987
1980’de İsrail, “bölünmez” Kudüs’ü başkenti ilan etti. Haziran 1982’de İsrail ordusu, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kadro ve savaşçılarını Lübnan topraklarından uzaklaştırma bahanesiyle, Lübnan’a ikinci kez girdi. Aynı yıl Eylül ayında, İsrail ordusu Lübnan’daki Hristiyan milis müttefikleriyle birlikte Beyrut’taki Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına girdi; birkaç saat içinde 2.000’den fazla kadın ve çocuk katledildi.
Aralık 1987’de, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki İsrail işgaline karşı birinci Filistin İntifadası (“Ayaklanma”) başladı; bu süreçte 1.400’den fazla Filistinli hayatını kaybetti.
Hamas’ın Ortaya Çıkışı ve Yükselişi
Hamas, İntifada’nın ilk aylarında Gazze’de kuruldu. Kökleri, Mısır hâkimiyeti döneminde Gazze’de “Müslüman Kardeşler”in ilk temellerinin atıldığı döneme kadar uzanır. 1967–1987 yılları arasındaki İsrail işgali boyunca Müslüman Kardeşler ve benzeri dini örgütlerin etkisi, El Fetih, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve genel olarak FKÖ’ye kıyasla oldukça sınırlıydı. Ancak Suudi Arabistan gibi ülkelerden —ve daha da önemlisi İsrail işgalinin politikalarından— gelen cömert finansman, o dönemin güç dengelerini değiştirecek temeli attı. Nitekim İsrail devleti 1969–1973 arasında Gazze’de gelişen Filistin direniş hareketini (özellikle FKÖ içindeki en radikal güçler, yani Halk Cephesi unsurları) şiddetle bastırırken, aynı anda İslamcı örgütlerin kuruluşuna ve faaliyetlerine dikkat çekici bir hoşgörü gösterdi.
1990’lı yıllarda Hamas’ın örgütsel gücü ve ideolojik–politik etkisi büyük ölçüde arttı; Filistin halkının temel temsilcisi ve kurtuluş hareketinin öncü gücü olan El Fetih’in konumunu giderek daha fazla tehdit etti.
Bunun başlıca nedeni, barış sürecinin gidişatı ve Filistin halkının özgür ve daha iyi bir yaşam yönündeki umutlarının boşa çıkmasıydı. İsrail’in Oslo Anlaşması sonrası uyguladığı baskı, kısıtlama ve abluka politikası işsizlik, hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaratarak binlerce Filistinliyi Hamas’ın etkisine itti.
Hamas, Suudi Arabistan, Katar, İran vb. burjuvazilerinin güçlü mali desteğiyle toplumsal ağlarını pekiştirip genişletti. 1999 itibarıyla Batı Şeria ve Gazze’deki sosyal kurumların yaklaşık %40’ının İslamcı örgütlerin denetimi altında olduğu tahmin edilmekteydi; bu durum Hamas’ı “sosyal refah alanında Filistin Yönetimi dâhil tüm diğer siyasal örgütlerden açık ara daha etkili” hâle getirdi.
Hamas’ın 1990’lardaki yükselişinin bir başka nedeni de, İsrail–Filistin müzakerelerine kesin karşıtlığı ve silahlı mücadelesini sürdürmesiydi. Etkisini sürekli artırarak 2007’de Gazze’deki seçimleri kazandı ve bölgeyi kendi kontrolü altına aldı.
Oslo Anlaşmaları (ve diğer ilgili anlaşmalar)
1990’ların başında, SSCB ve diğer sosyalist ülkelerdeki dönüşümlerin ardından, Filistin meselesinin “çözümü” için gizli müzakereler başladı. Ağustos 1993’te, İsrail ile Fetih’in hâkim olduğu FKÖ liderliği, Oslo’da, FKÖ’ye “görece özerklik” tanınmasını öngören bir “barış” planında uzlaştı; İsrail, FKÖ’yü tanıdı, ancak anlaşma aynı zamanda Filistin topraklarını parçalayarak işgali sürdürdü, egemenlik haklarını zayıflattı ve İsrail Filistin toprağında yeni Yahudi yerleşimleri kurmaya devam etti.
İsrail’in Filistinlilere verdiği her türlü bağımsızlık damla damla verilmekte, sınırlı kalmakta ve özünde giderek daha da vahşileşen işgal rejimini muhafaza etmekteydi. Oslo I Anlaşması’ndan yedi yıl sonra, Filistin topraklarının ezici çoğunluğu –bir şekilde– hâlâ İsrail’in tam ya da kısmi kontrolü altındaydı. Kontrol altında olmayan alanlar bile parçalanmış ve İsrail’in kontrol ettiği bölgelerle çevrelenmiş durumdaydı.
Filistin sorununa adil bir çözüm bulma çabası, ister burjuva liderlikler arasındaki müzakerelerle ister güçlü kapitalist devletlerle uluslararası işbirlikleriyle olsun, sonuç vermedi – zaten veremezdi. Oslo Anlaşmalarıyla Filistin halkında daha iyi bir gelecek ve bağımsız Filistin devleti kurulacağına dair doğan umut ve beklentiler hızla boşa çıktı.
Haziran 2003’te Filistin meselesine dair sözde dörtlü (ABD, Rusya, BM, AB), İsrail–Filistin ihtilafının “çözümü” için bağımsız bir Filistin devleti öneren yeni bir “yol haritası”nı gündeme getirdi. Eylül 2005’te İsrail işgal güçleri stratejik bir manevrayla Gazze Şeridi’nden tüm yerleşimcileri ve askerleri çekti; ancak Gazze Şeridi’nin hava sahasını, kıyı şeridini, karasularını ve “sınırlarını” kontrol etmeyi sürdürdü.
2008’den itibaren Gazze’ye yönelik müdahaleler.
Gazze, dünyanın en büyük hapishanesidir. 2,3 milyon insan, 16 yıldır süren karadan, denizden ve havadan İsrail ablukası altında, uzunluğu 41 km olan bir bölgede sefil koşullarda yaşamaktadır.
Sadece 2008’den 2022’ye kadar, İsrail bombardımanları resmî verilere göre 4.240 ölüme ve 22.902 yaralanmaya yol açmıştır. İçilebilir suyun sadece %5 olduğu, elektriğin günde yalnızca birkaç saat verildiği, altyapının tahrip edildiği ve nüfusun büyük kısmını etkileyen büyük bir yetersiz beslenme sorununun bulunduğu koşullarda, Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
2014 yazında İsrail, Gazze Şeridi’ne yeni bir kara ve hava saldırısı başlattı. Çatışmalar, Mısır’ın arabuluculuğuyla Ağustos ayında ateşkesle durdu.
Aralık 2017’de ABD Başkanı D. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve Ocak 2020’de Filistin meselesinin sözde “çözümü” için “yüzyılın anlaşması”na dair “vizyonunu” açıkladı. Trump planı, İsrail’in Arap ülkelerinden (Mısır ve Ürdün hariç; bunlarla onlarca yıldır anlaşmaları vardı) “resmî” izolasyonunu kırmak için kullanıldı.
Eylül 2020’de İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında, ardından Fas ve Sudan’la, sözde “İbrahim Anlaşmaları” imzalandı. Bu emperyalist anlaşmaların hedefi bölge barışı değildi. Asıl amaç, Körfez’in Arap devletleriyle İsrail arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi ve Çin’inkilerle rekabet hâlinde olan enerji ve ticaret koridorlarına ilişkin bir dizi projenin ilerletilmesiydi.
7 Ekim’de Hamas’ın işgal ordusuna ve paramiliter yerleşimcilere karşı gerçekleştirdiği ani ve kitlesel saldırı, genel olarak 75 yıllık toplu sürgünlerin, yerinden edilmelerin, katliamların ve bir halk aleyhine tahayyül edilemez bir barbarlığın sonucuydu; bölgede ABD adına bekçilik yapan bir devlet tarafından yürütülen bu uygulamalar, 7 Ekim saldırılarının yakıtını oluşturdu.
Ne var ki bu saldırı, tüm Gazze’de soykırımcı bir girişimin de başlangıcını işaret etti. Gazze, bugüne dek süren günlük bombardımanlarla adeta yerle bir edildi; aynı zamanda yüz binlerce askerin Gazze içine girdiği kara harekâtı yürütüldü; sağlanan geçici ateşkese rağmen. “Terörle mücadele” bahanesiyle, neredeyse tüm hastaneler yok edildi; bunun nedeni, iddia edildiği gibi Hamas savaşçılarının buralarda saklanması değil, Filistin halkının hayatta kalma ihtimalinin ortadan kaldırılmasıydı.
Gazze’de ölü sayısı on binleri bulmuş, yaralılar yüz binleri aşmış, enkaz altında kayıp olanlar da on binlercedir; kurbanların çoğunluğu kadın ve çocuktur. Filistin Direnişi, son derece ağır koşullar altında sürerken İsrail, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’a yönelik saldırılarını genişletmektedir; İran topraklarında Hamas liderini öldürmüş, savaşın öngörülemez bir tırmanışa ve Ortadoğu’da genel bir yangına yol açmıştır.
Aynı zamanda, sürekli katliamcı hava saldırılarıyla ya da kabul edilemez şartlar ileri sürerek her türlü barış girişimini baltalıyorlar; amaç, Filistin halkını yok etme harekâtını ve gerekirse tüm Gazze’nin işgalini sürdürmektir.
İsrail’in hedefi, burjuvazisinin rolünü tüm bölgede yükseltmektir; ülkesinin coğrafi konumunun, Asya’dan Avrupa’ya mal ve enerji transferi için kritik bir lojistik kavşak olarak değerlendirilebileceğini düşünmektedir. Bu hedefini, ya açık şiddet ve askerî saldırganlıkla ya da “İbrahim” türü ekonomik anlaşmalarla dayatmaya çalışmaktadır.
İsrail burjuvazisi, ayrı ayrı emperyalist ülkelerin (Kuşak ve Yol ya da Hint ticaret koridoru) yürüttüğü rekabet hâlindeki projelerle ilgili jeostratejik yeniden dizilişlere doğrudan dâhildir. Bu projeler, Filistin halkının kendi devletine sahip olma hakkıyla çatışmaktadır. İsrail, fiilen herhangi bir iki devletli çözümü geçersiz kılmakta ve bir halkın soykırımını ve topyekûn sürgününü ilerletmekten çekinmemektedir.
Ukrayna
Ukrayna’daki emperyalist savaş, SSCB’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan koşulların bir uzantısıdır ve bu koşullar, dünya işçi sınıfı için trajik sonuçlar doğurmuştur. Sosyalizmin yıkılması, onlarca yıl boyunca yeni bir sosyalist toplum inşa etmek için birlikte çalışan, faşizme karşı omuz omuza savaşan iki halkın kanının döküldüğü bu savaşın zeminini hazırlamıştır.
Çatışmayı besleyen en önemli etken, kapitalistlerin tüm doğal kaynakları ve emekçilerin ürettiği zenginliği yağmalama mücadelesidir. Bu çatışmanın kökeninde, emperyalist sistemin bütünündeki rekabetler ve çelişkiler yatmaktadır. Somut olarak bu durum, NATO ve AB’nin doğuya doğru genişlemesiyle ve Rus burjuvazisinin eski SSCB topraklarında yeni kapitalist devlet birlikleri kurma çabasıyla —örneğin Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve Avrasya Ekonomik Birliği gibi— kendini göstermiştir.
Rusya tarafı, 1990’da Gorbaçov ile dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker arasındaki görüşmede verilen “NATO’nun doğuya genişlemeyeceği” sözünün ABD tarafından tutulmadığını ileri sürmektedir. SSCB’nin dağılmasından önce NATO’nun 16 üyesi vardı; bugün bu sayı 30’dur. Yeni katılan 14 üye ülkenin tamamı eski sosyalist ülkelerden gelmektedir. Şimdi sırada, Ukrayna’nın NATO’ya üyeliği hedefi bulunmaktadır.
ABD’nin, AB’nin ve müttefiklerinin kendi çıkarlarını kapitalist Rusya’ya ve onu destekleyen ülkelere karşı uluslararası arenada dayatma girişimleri, son üç yılda Ukrayna’da bir emperyalist savaş biçiminde kendini göstermektedir. Bu savaş, bir tarafta Rus burjuvazisi ve onun müttefikleri, diğer tarafta Ukrayna burjuvazisi, ABD, AB ve NATO arasında yürütülmektedir. Giderek artan bu rekabet; hammadde, nadir toprak elementleri, enerji kaynakları, bölgenin jeostratejik önemi ve ulaşım yolları üzerindedir.
Ukrayna, üretim kapasitesi, nüfusu ve coğrafi konumuyla, burjuvazilerin kârlarını katlamak amacıyla kurdukları kapitalist birlikler için son derece değerli bir ülkedir. Ukrayna’nın kara ve deniz bölgelerinin (Azak Denizi ve Karadeniz) kontrolü, hem NATO’nun Rusya’yı kuşatma planlarında hem de Rusya’nın Balkanlar, Orta ve Doğu Avrupa’ya erişim stratejisinde hayati bir rol oynamaktadır.
Turuncu Devrim – 2004
2004 Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Yanukoviç ile Yuşçenko arasında yaşanan mücadele, seçimlere hile ve dış müdahale suçlamalarının gölgesinde “Turuncu Devrim”e yol açtı. Sonuçta Yuşçenko kazandı ve ülke Batı’ya yönelme sürecine girdi; bu süreç yoğun bir Rusya karşıtı milliyetçilik ve Ukrayna’nın Sovyet geçmişinin yeniden yazılmasıyla karakterize edildi. Özellikle Nazi işbirlikçisi Stepan Bandera’nın ulusal kahraman ilan edilmesi büyük önem taşıyordu.
2010’da Rusya yanlısı Yanukoviç nihayet cumhurbaşkanlığına geldi ve ülkenin Avrupa’ya entegrasyon sürecini askıya aldı. Bu, 2013’te Ukrayna hükümeti tarafından AB üyelik müzakerelerinin durdurulmasına yol açtı.
Bunun üzerine Batılı güçler Yanukoviç’i devirmek için darbeci süreçleri başlattılar. Kiev’de, Ukrayna’nın Avrupa yönelimini yeniden sağlamak ve yolsuzluğu sona erdirmek iddiasıyla bir hareket ortaya çıktı. Bu hareket, merkezinde Kiev’in aynı adlı meydanını barındırdığı için “Euro-Maidan” olarak adlandırıldı. Hareket büyük ölçüde Ukrayna aşırı sağının kontrolündeydi ve ABD ile AB tarafından destekleniyordu. Aynı zamanda, Ukrayna’da ve yurtdışında yıllardır eğitilen aşırı sağcı–neonazi gruplar ve partilerden oluşan bir askerî kolu da vardı.
Gösteriler kısa sürede polisle çatışmalara, kamu binalarının ve polis merkezlerinin işgaline, güvenlik güçlerinin silahlarının ele geçirilmesine ve muhaliflere karşı pogromlara dönüştü. Bu, Batı’nın darbe planının bir parçasıydı ve sonunda Yanukoviç hükümetinin devrilmesiyle sonuçlandı. İktidarı, ABD–NATO–AB destekli faşist–neonazi bir darbe rejimi ele geçirdi; önce geçici “başkan” olarak Turçinov, ardından Petro Poroşenko göreve geldi. Böylece 2008’den beri gündemde olan Ukrayna’nın NATO’ya katılması için gerekli toplumsal ve siyasal koşullar yaratılmaya başlandı.
Maidan’ın aşırı sağcı ve Rusya karşıtı karakterine tepki olarak, özellikle Rusça konuşan bölgelerde (örneğin Odessa’da) “Anti-Maidan” hareketi gelişti. 2 Mayıs 2014’te, Ukrayna burjuvazisinin Batı kampına bağlanma hedefleri doğrultusunda kullandığı neo-nazi “Sağ Sektör” ve “Azov Taburları” üyeleri, Odessa’da hükümet karşıtı güçlere saldırdı. Şiddetli çatışmalar ve sendika binasında işlenen korkunç suçlar yaşandı; bina ateşe verildi ve 100’den fazla sendikacı hayatını kaybetti.
Turçinov’un geçici hükümetinden başlayarak onu izleyen Poroşenko ve Zelenski yönetimleri döneminde “beyaz terör” dönemi yaşandı — ki bu dönem hâlen devam etmektedir. Ukrayna devletinde her türlü ilerici ses susturulmuş, komünist referanslı örgütler ve partiler yasaklanmış, halk ve işçi hareketi hedef alınmıştır. Aynı zamanda, sosyal eşitsizlikler keskinleşmiş; Ukraynalı kapitalistler son sekiz yılda zenginleşirken, Ukrayna halkının çoğunluğu yoksullaşmıştır.
Rusya, iç savaş ortamını değerlendirerek 2014’te referandum düzenleyip Kırım’ı ilhak etti ve Ukrayna’nın Azak ve Karadeniz’deki münhasır ekonomik bölgesinin dörtte üçünü kontrol altına aldı. Aynı dönemde, Ukrayna nüfusunun %30’unu oluşturan Rusça konuşan doğu ve güneydoğu bölgelerinde —özellikle Donbas’ta— bağımsızlık talepleriyle ayaklanmalar yaşandı. Bu bölgelerde “Donetsk Halk Cumhuriyeti” ve “Luhansk Halk Cumhuriyeti” kuruldu; ancak bunlar, adlarına rağmen, esasen yerel işadamları ve Rus burjuva devleti tarafından kontrol edilen kapitalist rejimlerdi.
Bu “halk cumhuriyetleri”nin güçleri, Rusya’nın desteğiyle Kiev’deki gerici rejimin silahlı kuvvetleriyle çatıştı, ancak Ukrayna içindeki idari sınırların tamamını ele geçiremediler.
Önceki on yılın sonunda sorunun çözümü için çeşitli girişimler yapıldı ve bunlardan 2014’te Minsk I, 2015’te Minsk II anlaşmaları doğdu. Ancak bu anlaşmalar hiçbir zaman uygulanmadı ve çöktü. Söz konusu anlaşmalar, Donetsk ve Luhansk’taki Rusça konuşan bölgelere geniş özerklik öngörüyordu. Böylece, emperyalist sistem içindeki ateşkes veya “barış” anlaşmalarının, burjuvazinin bir sonraki çatışma turuna hazırlanmakta olduğu geçici anlaşmalar olduğu bir kez daha kanıtlandı.
Ukrayna hükümeti bu anlaşmaları baltalayarak, Batı’nın desteğiyle silahlanmaya hız verdi ve neo-nazi ölüm taburlarını (Azov Taburu, Sağ Sektör vb.) Rusça konuşan bölgelere karşı kullandı. Aynı dönemde, Donbas’taki “halk cumhuriyetleri”nde hâkim durumda olan yerel kapitalistler ve Rus burjuvazisi, kendi denetimleri dışındaki özsavunma unsurlarını tasfiye etti. Ukrayna hükümeti, bu bölgelere karşı sekiz yıl süren (2014–2022) kanlı bir “iç savaş” yürüttü; ölü sayısı 15.000’i buldu.
Şubat 2022’de Rusya, Donbas halklarını “koruma” iddiasıyla Ukrayna’ya girdi. Amacı Zelenski hükümetini devirmek ve Kiev’i ele geçirmekti, ancak başarısız oldu. Bunun ardından Rusya, doğu ve güney Ukrayna’daki cephelere odaklandı ve geniş toprakları kontrolü altına aldı. Rus devleti, doğu, güneydoğu ve güney Ukrayna’yı ele geçirmeyi hedeflediğini açıkladı.
Bu savaş iki taraf açısından da haksız, emperyalist bir savaştır; çünkü hem Rusya’da hem de Ukrayna’da iktidarda burjuvazi bulunmaktadır. Savaş, bu iki ülkenin ve müttefiklerinin burjuvalarının çıkarları, jeostratejik kazançları ve tekellerinin konumlarını güçlendirme amacıyla yürütülmektedir. Bugün Ukrayna topraklarında, NATO ile Rusya arasında küresel unsurlar taşıyan bir savaş yaşanmaktadır. Eğer Ukrayna Batı desteği olmadan tek başına olsaydı, birkaç gün ya da hafta içinde çökerdi.
Ukrayna’nın direnmesini sağlayan, Batı’nın desteği ve Soğuk Savaş’tan bu yana herhangi bir yerde görülmemiş ölçekte silah yardımı almasıdır. 2022’deki Rus işgalinden bu yana Müttefikler Ukrayna’ya yılda yaklaşık 40 milyar avro askerî yardım sağlamaktadır.
Öte yandan Rusya da yalnız değildir; Çin, İran ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin desteğini almaktadır. Çin–Rusya ittifakı, ABD–AB–NATO’nun oluşturduğu Batı bloğunun karşısında gelişen ikinci büyük kutuptur.
Bu haksız savaş, emperyalist Rusya ile ABD ve NATO emperyalistlerinin taşeronu olan Kiev rejimi arasında yalnızca Ukrayna toprakları ve kontrolü üzerine değil, küresel çıkarlar üzerine yürütülmektedir. Rusya, NATO’nun çeyrek asrı aşkın süredir süren kuşatmasını fiilen ve askerî olarak sorgulamakta, Avrupa’da “yeni bir güvenlik mimarisi” talep etmektedir.
ABD, NATO ve AB, Ukrayna’nın NATO’ya doğrudan üyeliğinin çatışmayı patlatacağı endişesiyle, Vilnius’taki NATO Zirvesi’nin yanı sıra Temmuz 2023’te G7 toplantısında, “uzun vadeli güvenlik garantileri” adı altında bir karar aldı. Bu karar, Ukrayna rejiminin uzun süreli askerî ve ekonomik desteklenmesini öngörmektedir. Karar, Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımların devamını, Ukrayna’ya büyük miktarlarda modern Batı silahları verilmesini, Ukrayna’nın askerî sanayisinin Batı sermayesiyle güçlendirilmesini ve bu sanayiye dev Batılı savaş sanayi şirketlerinin tesislerinin kurulmasını içermektedir. Ayrıca Batılı devletlerin Ukrayna ordusunu eğitmesi, Ukrayna ekonomisinin mali ve yatırım desteğiyle ayakta tutulması ve Batı’da “dondurulmuş” Rus sermayesinin el konularak Ukrayna’nın finansmanında kullanılması öngörülmektedir. Aynı amaçla AB de Kiev ile katılım müzakerelerini başlatma kararı almıştır.
Geçtiğimiz yıl ABD ve NATO, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılımıyla Rusya’nın askerî kuşatmasını genişletmiş, İskandinav ülkeleriyle “savunma işbirliği anlaşmaları” imzalayarak ABD ordusuna bu ülkelerdeki askerî tesislere erişim hakkı tanımıştır.
Rusya da, Batı ile çatışmasının uzun süreceği beklentisiyle, cephe gücünü artıracak karşı hamleler yaptı: Savunma harcamalarını iki kattan fazla artırdı, askerî planlarını yeniden düzenledi, yerli silah üretimini büyüterek ve ithalatla silah stokunu çoğalttı, yaklaşık yarım milyon askeri ordusuna kattı. Ayrıca, ABD’nin de onaylamadığı Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması’nın (CTBT) onay sürecini askıya aldı; Putin, nükleer doktrinin yeniden gözden geçirildiğini ve Rusya’nın nükleer cephaneliğinin modernize edileceğini açıkladı.
Ancak geçici uzlaşmalar olasılığını da dışlamamak gerekir. Bunun nedeni emperyalistlerin insan kıyımına duyarlılığı değildir; ne de herhangi birinin barış güvercini olmasıdır. Aksine, hepsi daha şiddetli bir çatışmanın sonraki evresi için güçlerini yeniden düzenlemeye çalışmaktadır. Bu pazarlıklar ve yeniden yapılanma arayışı, son dönemde ABD ile Grönland üzerindeki ve Arktik Dairesi’nin kontrolüyle ilgili tartışmaların yanı sıra Tayvan’ın geleceği ve Güney Çin Denizi üzerindeki gerilimlerle de bağlantılıdır — ki bunlar yeni cephelerin alevlenmesine yol açabilir.
Avrupa Birliği’nin ve Kıbrıs burjuvazisinin çatışmalardaki rolü
AB hakkında:
AB, devletlerarası bir emperyalist örgüt olarak, emperyalist savaşlar ve müdahaleler yoluyla dünyanın yeniden paylaşımına etkin biçimde katılmaktadır. AB, üye kapitalist devletlerinin ortak stratejik çıkarlarını ifade eder; güdüsü ve hedefi, diğer merkezlerle (kapitalist Çin, kapitalist Rusya ve ABD gibi) yaşanan iç-emperyalist rekabetin keskinleştiği ve kaçınılmaz ekonomik kriz koşullarında uluslararası güç dengelerinde yeniden düzenlemeler getiren bir ortamda, kendi tekellerinin büyütülmesidir. Aynı zamanda AB içinde, önceliğe sahip güçlü devletlerin aralarındaki iç-kapitalist rekabet de yoğunlaşmaktadır.
Son yıllarda ağırlığını Ukrayna sorununa vermekle birlikte Filistin, Yemen ve Afrika’nın Sahel bölgesi gibi başka çatışmalara da katılmaktadır. Dünyada güvenlik ve savunmaya ilişkin AB programında, Gine Körfezi’nde, Kuzeybatı Hint Okyanusu’nda deniz kuvveti varlıklarını koordine ederken, European Union’s Naval Force (EUNAVFOR) programıyla Akdeniz, Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Basra Körfezi’nde denizlerin “güvenliğini” sağlamaktadır. Sahel ülkelerinde, Mozambik’te, Somali’de, Moldova’da, Bosna-Hersek’te ve Ukrayna’da askerî varlık bulundurmaktadır. Ermenistan, Gürcistan, Libya, Filistin ve Irak gibi bir dizi ülkede ise, ordu bulundurmadan “kontrollü güvenlik” programları tesis etmiştir. Kuşkusuz Suriye, Lübnan ve Afrika ile Latin Amerika’daki başka ülkelerde olduğu gibi, etki kontrolü için darbeleri teşvik ederek de müdahil olmaktadır. Bu mekanizmalar aracılığıyla tekellere, bu ülkelerin önemli kaynak ve altyapıları üzerinde denetim kurmak için erişim sağlanmaktadır. NATO ile uyumlu şekilde, Çin açıklarında da daha ileri deniz konuşlanmaları planlanmaktadır. AB, enerji alanında İsrail’in stratejik ortağı olarak, Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı etkin biçimde desteklemektedir.
Batı bloğundaki son gelişmeler ve ABD’nin, Britanya’nın, Fransa’nın ve Ukrayna hükümetinin Ukrayna savaşına ilişkin bir sonraki adımlar konusunda açık ayrışması sonrasında, Avrupa Birliği tam hızla yeni bir askerîleştirme ve savaş hazırlığı evresine ilerlemektedir. Bu, uluslararası satranç tahtasında daha fazla özerklik niyetini ve Avrupa sermayesinin çıkarlarına hizmet eden emperyalist bir ittifak olarak saldırgan niteliğinin daha da güçlendirilmesi yönünde aldığı kararları göstermektedir.
Avrupa Komisyonu’nun “ReArm Europe” planı, 800 milyar avroya ulaşan askerî harcamalarla, AB’nin tekellerinin çıkarlarını güvenceye almak için askerî düzeyde yeniden güç kazanmayı hedeflediğini ve iç-emperyalist rekabetlerin daha da keskinleştiğini göstermektedir. Avrupa Birliği, Ukrayna için zaten 50 milyar avro askerî harcama ve yaklaşık 120 milyar avro ekonomik yardım yapmıştır. Aynı çerçevede Sahel bölgesine yönelik harcamalar 8 milyar avroya ulaşmaktadır. Askerî harcamaların mali kurallardaki sınırlamalardan muaf tutulması, savaş sanayiine yapılan dev yatırımlar ve üye devletlerin askerî hareketliliği ile hazırlık düzeyinin güçlendirilmesi, yeni müdahaleler ve savaşlar için doğrudan bir hazırlık anlamına gelmektedir. AB ve üye devletleri, aralarındaki kısmi görüş ayrılıklarına karşın NATO ile birlikte, Rusya ile emperyalist karşıtlaşmayı tırmandırmakta ve pazarlar ile enerji kaynaklarının denetimi için yeni çatışma alanları hazırlamaktadır.
Buna ek olarak AB, askerî hareketlilik için 70 milyar avro harcayacaktır. Yeni stratejik eylem planının amacı, ulaştırmanın (demiryolları, havaalanları, limanlar, karayolu ağı) güçlendirilmesi yoluyla askerî teçhizatın, personelin ve araçların hızlı taşınmasıdır; böylece üye devletlerin silahlı kuvvetleri, AB sınırlarındaki emperyalist savaşlar durumunda ya da bir ülkede burjuvazinin egemenliği tehdit edildiğinde, AB ülkeleri içinde dahi, zamanında müdahale edebilecektir.
Kıbrıs burjuvazisi hakkında:
Kıbrıs burjuvazisi, yalnızca dış politikasında diğer halklara karşı açıktan sergilediği saldırganlık nedeniyle değil, egemen olan kapitalist üretim ilişkileri tekelci, yani emperyalist aşamada bulunduğu için de emperyalist bir burjuvazidir. Kıbrıs, dünya emperyalist sistemi ve işbölümünün ayrılmaz bir parçasıdır; ganimete etkin biçimde katılır, ancak üst sıralarda yer almaz; ABD ve AB’ye yönelik güçlü eşitsiz karşılıklı bağımlılıklar söz konusudur.
Elbette yeryüzündeki tüm devletler aynı ve eşit güçte değildir. Ancak tekelci kapitalizm aşamasında bulunan ve uluslararası emperyalist sisteme dâhil olan tüm devletler, bu sistemdeki konumlarından bağımsız olarak, aynı ortak özelliklere sahiptir.
Önceki on yılların tümünde, Kıbrıs ekonomisi ve GSYİH’si, Euro Bölgesi’nin ve genel olarak AB’nin üye devletleri ortalamasına kıyasla daha hızlı büyümüştür; bunun istisnası, 2011–2014 krizi yıllarıdır.[17] Bu durum, Kıbrıs’ın en gelişmiş AB ekonomileriyle arasındaki ekonomik makasın daralmasına ve siyasal–ekonomik konumunun ve rolünün yükselmesine katkıda bulunmuş, Kıbrıs burjuvazisinin en dinamik kesimlerinin kârlılıklarını daha da artırma iştahını kabartmıştır.
Kıbrıs burjuvazisi sermaye ihraç etmektedir; Kıbrıs’tan giden doğrudan yabancı yatırımlar 2021’de 367 milyar avroya ulaşmış, DYY gelirleri 20,75 milyar avroya yükselmiştir.[18] Büyük anonim şirketler ülkenin ekonomik faaliyetine hâkimdir. İnşaat sektöründe (yurt dışında da faaliyetle), denizcilikte, hizmetlerde (denetim ve hukuk büroları, finansal kuruluşlar, turizm), sanayide (ör. gıda ve içecek), ticarette ve lojistikte.
Kıbrıs burjuvazisinin AB adlı emperyalist ittifaka katılma tercihi, emperyalist sistem içindeki konumunu yükseltme niyetini kanıtlamaktadır. 2004’te Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye nihai katılımı için yürütülen mevzuat uyum süreci ve 2008’de Ekonomik ve Parasal Birlik ile “Avrosistem”e dâhil olma süreci, AB’nin yeniden yapılanmalarına katılımıyla birlikte Kıbrıs’ın uluslararası emperyalist sisteme daha derin, organik entegrasyonunu ifade eder. Kıbrıs burjuvazisinin en dinamik kesimi, AB üyeliğinden ve daha elverişli vergi ve hukuk çerçevesinden yararlanmıştır.
Kıbrıs burjuvazisi, Doğu Akdeniz’de ve Ukrayna meselesinde savaş odaklarına daha fazla dâhil olarak yarar sağlamak istemektedir. Bu nedenle, AB’nin kâr alanı olarak savaş ekonomisine yönelişini tümüyle benimsemiş görünmektedir; bu yöneliş kapitalist büyümeyi “suni solunumda” tutacaktır. Bu hizalanma, sanayicilerin, devlet üniversitelerinin ve genel olarak bizzat burjuva devletin ve partilerin savaş sanayisini daha hızlı geliştirme girişimlerinde somutlaşmakta, savaş kışkırtıcısı ReArm Europe planından fonlar çekilmektedir. Bu sanayinin büyüme eğilimi, savaş sanayisinde faaliyet gösteren Kıbrıs şirketlerinin sayısının başlangıçta yalnızca 2–3 iken yaklaşık 30’a çıktığı ve Kıbrıs savunma sanayi şirketlerinin gelirlerinin 40 milyon avroya ulaştığı yönündeki açıklamalarla doğrulanmaktadır. Kıbrıs’ta yıllardır, müşterileri dünyanın dört bir yanına yayılan askerî insansız hava aracı (drone) üreten şirketler faaliyet göstermektedir.[19]
Kıbrıs’ın AB üyeliği; ABD, Britanya, İsrail, Fransa ve İtalya ile imzalanan stratejik ikili anlaşmalar (askerî üsler, hidrokarbonların çıkarılması ve işletilmesi, güvenlik ve eğitimde askerî kolaylıkların sağlanması), burjuva oligarşiye siyasal ve ekonomik iktidarını pekiştirme ve hedeflerini daha rahat gerçekleştirme olanağı sunmaktadır.
İsrail–Kıbrıs ikili ilişkileri son yıllarda güçlenmiştir. Kıbrıs MEB’inde bulunan yataklardan hidrokarbon çıkarma çabası, doğal gazın East Med Pipeline boru hattıyla AB’ye taşınması ve Great Sea Interconnector denizaltı projesiyle elektrik enerjisinin iletilmesi bağlamında, Kıbrıs ve İsrail burjuvazileri ortak stratejik hedefler belirlemektedir. Enerjinin ötesinde, dijital teknolojiler, ileri malzemeler, tarım–gıda, deniz ve denizcilik sistemleri, yenilenebilir enerji, uzay teknolojileri, sağlık ve çevre alanlarında yenilikçi çözümlerin ortak geliştirilmesine yönelik araştırma işbirliği mutabakatları da oluşmuştur.[20] Hâlihazırda Kıbrıs’ta sağlık, inşaat, tuzdan arındırma tesisleri, yazılım satışı ve hizmetleri ile enerji sektörlerinde İsrail sermayeli pek çok şirket faaliyet göstermektedir.[21] Ayrıca, İsrailli yatırımcıların milyarlarca avroluk yatırım projeleri hazırlık aşamasındadır.
Bu çerçevede, iki ülke arasında yatırımların kârlılığını güvenceye alma ve burjuvazilerin diğer ülke burjuvazilerine yönelik saldırganlığı bağlamında askerî işbirliklerinin bulunmaması zaten düşünülemezdi. İki ülke burjuvazileri arasındaki askerî işbirliğinin istikrarlı biçimde yükseldiğinin kanıtı, büyük ölçekli müşterek “AGAPINOR” müşterek tatbikatı ile “IASON” hava savunma tatbikatının icrası ve “Iron Dome” gibi askerî teçhizat alımının gündeme gelmesidir.
Kıbrıs, bölgede savaşlara daha önce de dâhil olmuştur; Suriye’deki ve daha önce Irak’taki operasyonlarda emperyalist güçlere hizmet platformu işlevi görmüştür.
Bugün aynı zeminde, Kıbrıs burjuvazisi, İsrail devletinin Filistin halkına uyguladığı soykırıma verdiği desteği pratikte göstermiştir: destek beyanları, İsrail’e havaalanı ve liman kullanımı dâhil kolaylıklar sağlanması, İsrail ordusunun Kıbrıs topraklarında icra ettiği savaş tatbikatları, Kıbrıs–İsrail ortak askerî tatbikatları ve resmî anlaşmalar uyarınca Kıbrıs ordusu personelinin İsrail tarafından eğitilmesi.
Kıbrıs burjuvazisinin jeopolitik ve ekonomik konumunu yükseltme niyetleri, Cumhurbaşkanı Hristodulidis’in NATO’ya katılım hedefini kabullenmesinde de ifadesini bulmaktadır. Geçen Ekim ayında başlatılan Kıbrıs–ABD stratejik diyaloğu kapsamında, ABD’nin Larnaka KEN ve Mari Üssü içinde kendi tesislerine sahip olması, Kıbrıs’ın NATO’nun ortak eğitim programlarına dâhil edilmesi, Kıbrıs sermayesinin diğer halklara yönelik saldırganlığını sergilemektedir. Bu saldırganlık, Filistin’deki soykırımda, emperyalistlerin Yemen’e yönelik saldırılarındaki rolde ve Suriye’de cihatçıların üstünlüğünü kutlayan tavırda görüldü.
Kıbrıs burjuvazisi, Amerikalı ve Britanyalıların Husilere yönelik saldırıları için sağladığı kolaylıkların ötesinde, Kızıldeniz’de ticaretin kontrolüne yönelik Avrupa askerî programı ASPIDES’e de katılmaktadır; hem insan gücü tahsisi hem de coğrafi yakınlığın sağladığı lojistik ve idari kolaylıklar (güvenli yanaşma, limanlama, bakım) ve Doğu Akdeniz alt-sisteminde güvenli liman olma niteliğiyle katkı vermektedir.[22]
Kıbrıs hükümetinin Suriye’de cihatçı rejimin üstün gelmesine yönelik tutumu, Suriye’nin parçalanmasına dönük emperyalist pazarlardan pay alma arzusunu ve ülkenin yeniden inşasına yönelik yatırımlar için niyet ve plan yoklamalarını ortaya koymaktadır; bu, Türkiye ile Suriye arasında Kıbrıs Cumhuriyeti’ni görmezden gelen bir MEB belirleme anlaşmasının muhtemel olmasına rağmen böyledir.
Yukarıdakiler, Kıbrıs’ı da bağlayan enerji ve emtia taşımacılığına ilişkin Hint yolu (IMEC) ile de bağlantılıdır. ABD–Çin karşıtlığı bağlamında, Hint yolu Asya’dan Avrupa’ya emtia taşımacılığı için bir alternatif olarak sunulmakta; Hindistan, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün, İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan’ı birbirine bağlamaktadır.
Kıbrıs Cumhuriyeti, Ukrayna savaşına da doğrudan dâhildir. Savaşın başında Kıbrıs’a yatırılmış Rus sermayesi nedeniyle bir çekingenlik yaşanmışsa da, Kıbrıs burjuvazisinin sonradan Rusya’ya yaptırımları onaylaması, Kıbrıs’ın Euro-Atlantik blokla tam stratejik uyumunu göstermiştir. Ayrıca ABD’nin ambargoyu kaldırmasına karşılık olarak, Ukrayna’ya Rus yapımı silah sistemleri göndermeye istekli davranmıştır.[23] “Avrupa Barış Kolaylığı” aracılığıyla 2021–2024 döneminde 5,5 milyon avro katkı sağlamış, bunun 3 milyon avrosu AB askerî misyonlarına ayrılmıştır. AB’nin Rusya’ya uyguladığı tüm yaptırımlar Kıbrıs tarafından hayata geçirilmiştir. AB’nin Rus doğal gazından bağımsızlaşma planı çerçevesinde Kıbrıs burjuvazisi, Kıbrıs’ın bir enerji ve emtia aktarım düğümü olarak öne çıkması için fırsatlar görmekte, halkımızı tehlikeli yollara sürüklemektedir.
Yukarıdakilerin tümü ve Kıbrıs’ın emperyalist kamplarla daha yoğun ve etkin bağlar kurması, Kıbrıs burjuvazisinin konumunu aktif biçimde yükseltme çabası, halkımız için bir güvenlik unsuru değildir; tam tersidir. Ülkeyi misillemelerin hedefi haline getirmekte, sürekli kaybedeni halkımız olmaktadır. Aynı zamanda, halkın zenginliğinin peşkeş çekilmesi, sonunda halkın bizzat onurunun da satılmasına varmaktadır.
[17] https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.KD.ZG?end=2024&locations=CY-XC-EU&start=1980.
[18] Central Bank of Cyprus, Foreign Direct Investment Report, 2021, https://www.centralbank.cy/images/media/pdf/FDI%20report%202021_FINAL0001.pdf.
[19] https://www.philenews.com/oikonomia/kypros/article/1590069/ethniki-froura-dokimase-se-kipriaka-opla-e40-ekat-ta-esoda-apo-tin-amintiki-viomichania/; https://reporter.com.cy/article/2022/2/19/45687/drones-made-in-cyprus-ta-stratiotika-uav-pou-apogeionontai-apo-te-lemeso/.
[20] https://www.research.org.cy/diakratiki-kyprou-israil/ .
[21] https://inbusinessnews.reporter.com.cy/article/2020/12/16/378856/oi-megales-israelines-ependuseis-sten-kupro/ .
[22] https://www.kathimerini.com.cy/gr/oikonomiki/naytilia/aspides-me-kypriako-apotypoma-gia-tin-prostasia-tis-naytilias.
[23] https://www.pronews.gr/amyna-asfaleia/enoples-sygkroyseis/i-kypros-paraxorei-stin-oukrania-ta-rosikis-kataskeyis-oplika-systimata-tis-ethnofrouras-diloseis-tou-kyvernitikou-ekrposopou/.
Mücadelemizin yönü ve hedefi
Lenin 1915’te şöyle yazıyordu:
“Düşünün ki 100 kölesi olan bir köle sahibi, 200 kölesi olan bir köle sahibiyle kölelerin daha ‘adil’ yeniden paylaşımı için savaşıyor. Böyle bir durumda ‘savunma savaşı’ ya da ‘vatanın savunulması’ kavramının kullanılması, uyanık köle sahiplerinin sıradan halkı, küçük burjuvayı, cahil insanı düpedüz aldatması anlamına gelir. Bugünün emperyalist burjuvazisi de, ‘ulusal’ ideoloji ve ‘vatan savunması’ kavramıyla, köleliğin pekiştirilmesi ve güçlendirilmesi için köle sahipleri arasındaki bugünkü savaşta, halkları tam da böyle aldatmaktadır.”
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, ne yazık ki uluslararası komünist harekette hüküm süren ideolojik kafa karışıklığını da açığa çıkaran, emperyalist savaşın tipik bir örneğidir. Bazı partiler Rusya’nın anlatısını bütünüyle benimsedi, bazıları yalnızca savaşı kınayıp “barışın” geri gelmesi için son verilmesini istedi; “çok kutuplu” bir kapitalist dünyada. Bazıları ise savaşı iki taraf açısından da emperyalist olarak gördü.
Kapitalizm çoktan en yüksek aşamasına, tekelci kapitalizm–emperyalizme geçmiştir ve onun üretici güçleri ulus devletlere bölünmenin dar sınırlarını aşmıştır. Artık savaşlar, her bir kapitalist devletin burjuvazisinin tekel grupları adına pazarların, zenginlik kaynaklarının ve toprakların paylaşımı konusunda “barışçıl” uzlaşmaya varamayan emperyalist devletler/ittifaklar arasında patlamaktadır.
Dolayısıyla küresel çatışma kapitalizm ile sosyalizm güçleri arasında değil; dünya emperyalist sisteminde öncelik için birbirleriyle rekabet eden kapitalist dünyanın güçleri arasındadır. Ukrayna’daki savaş yalnızca iki devlet arasındaki bir savaş değildir. Ukrayna hükümetinin arkasında, emperyalist Rusya ile karşıtlaşmasında (ABD, NATO, AB) gibi bir bütün emperyalist ittifak durmaktadır. Bugünün Putin Rusyası, Sovyet Rusyasıyla hiçbir surette aynı değildir. Putin ve genel olarak Rusya’nın bugünkü burjuva devleti, Rus tekel gruplarının ifadesidir ve onların çıkarları için savaşmaktadır.
Emperyalist merkezleri “savaş yanlısı” ve “barış yanlısı” diye ayırmak da gerçek suçluyu, yani kapitalizmi gizler. Antifaşist cepheler çizgisi pratikte aynı şeyi yapar; faşizmi onu üreten sistemden koparır. İşçi sınıfı, hangi emperyalistin bayrağı altında savaşacağına karar vermenin yanlış olduğunu kavramalıdır; zira emperyalist bir savaşta hem kazananların hem kaybedenlerin halkları kaybeder.
Bu rekabetlerdeki eğilimleri (aynı ya da farklı sektörlerin tekelleri arasında, farklı ulusal referansa sahip tekeller arasında, burjuva devletler ve ittifakları arasında) izlemek ve sezinlemek, taktiğimizi her zaman sosyalizme devrimci kopuş ve geçiş için tavizsiz bir strateji çerçevesinde biçimlendirmek yaşamsaldır. Aynı zamanda işçi ve halk hareketini, emperyalist dünya sisteminde periyodik olarak oluşan süreçler ve yeniden hizalanmalar konusunda bilgilendirmek ve artırılmış teyakkuzda tutmak görevimizdir.
Bazı uzlaşmalarla kapitalizm koşullarında herkesi tatmin edecek “adil” bir barışın mümkün olacağı yönündeki yaklaşım ütopik ve sınıfsızdır. Savaşlar da tıpkı ekonomik krizler gibi sisteme içkindir ve koşullara bağlı olarak dönem dönem yinelenir.
Kıbrıs burjuvazisi, emperyalist aşamada, tekelci kapitalizm içinde yer alan saldırgan bir burjuvazidir ve çıkarları uğruna halkımızı savaşın yıkımına sürüklemekten çekinmeyecektir. Kıbrıs’taki komünistlerin ve işçi hareketinin görevi, yabancı bir bayrağın altına girmemektir. Ulusal birlik çağrılarının arkasına dizilmemek ve hem kendi burjuvazimizin hem de istilacı yabancı burjuvazinin yenilgisi için etkin mücadele etmektir. Herhangi bir savaşı devrimci bir savaşa, sınıfa karşı sınıf savaşına dönüştürmek ve iktidarın fethine yönelmektir. Çünkü işçi sınıfı, egemenlik haklarını savunabilecek, sınırları saldırgan bir kapitalist ülkeye karşı koruyabilecek tek sınıftır.
Ülkemizde Kıbrıslı komünistlerin, emperyalist müdahalenin (Amerikan–Britanyalılar, NATO ve Türkiye) sonucu olan işgal ve ilhak sorunu hâlen sürdüğü için, ilave bir görevi vardır:
Kıbrıs sorununun adil çözümü, halkımızın tümünün özgürleşmesi ve yeniden birleşmesi, Türk işgalinin son bulması ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için mücadeleyi yoğunlaştırmak. Yalnızca, cemaat, köken, dil veya din farkı gözetmeksizin işçi sınıfının öncüsünü birleştiren devrimci bir parti, anti-işgalci mücadeleyi ve yabancı garantörler ve hamiler olmaksızın, emperyalistlerin dayattığı çözümlerden uzak, bütünüyle sağlam ve bağımsız bir Kıbrıs için yürütülen mücadeleyi yönlendirebilir. Çözüm, Kıbrıs halkının bizzat kendi mücadelesinin ürünü olmalıdır.
Bu nedenle gündelik mücadelelerin ve işgalin atılması mücadelesinin, asıl müsebbip olan kapitalizmin yıkılması mücadelesiyle bağlanması yaşamsal önem taşır. Bu mücadele, ülkemizde güç dengelerini değiştirme ve sosyalizm–komünizmin yolunu açma mücadelemizle kopmaz biçimde bağlıdır; sömürünün, yoksulluğun ve savaşların nedenlerini ortadan kaldıracak yegâne çözüm budur.
Komünistler için kritik mesele, anti-savaş duygularını, her emperyalist savaşın mahkûm edilmesini ve sona erdirilmesi talebini, onu doğuran nedenlere karşı mücadeleyle —esasen çürümüş kapitalist sistemin yıkılmasıyla— birleştirmeyi başarmaktır. İşçi sınıfının kendi bayrağını yükseltmesi gerektiği anlaşılmalıdır; emperyalist savaşın tersine, adil olan, işçi sınıfının sınırların değiştirilmesine ve yabancı işgale karşı, burjuva devletin devrilmesi ve yeni sosyalist toplumun kurulması, savunulması ve sağlamlaştırılması için —tüm biçimleriyle— verdiği mücadeledir.
Müdahalemiz ve görevlerimiz:
Gerekir ki:
- İşçi sınıfını ve halkımızı, emperyalist güçlerin planları ve sonuçları hakkında bilgilendirelim; tekelci kapitalizm ile sömürü ve savaş arasındaki ilişkiyi açıklayalım.
- İşçi sınıfının, kendisini ifade eden siyasetlere ve temsilcilerine, sömürüyü artıran politikalara karşı mücadelesini yoğunlaştırması için çalışalım.
- Tekelleri —yabancı ve yerli— güçlendiren politikalara karşı mücadele edelim.
- Vatanımızın AB içindeki emperyalist hizmetlere bağlanmasına karşı mücadele edelim.
- Hükümetin ve burjuva partilerin, NATO ile ve emperyalistlerin stratejileriyle daha da artan bağlanma çizgisine karşı mücadeleyi yoğunlaştıralım.
- Bir yandan NATO’ya karşı bağırıp öte yandan emperyalizmin diğer yüzü olan ve NATO ile uyum içinde bulunan AB’yi kabullenen oportünist, fırsatçı politikalrı teşhir edip onlarla mücadele edelim.
- Kıbrıs halkı emperyalizmin kurbanıdır. İşçi sınıfı, yani kapitalizmin tekelci aşaması olan emperyalizmin kurbanıdır. Emperyalizme karşı mücadelemiz, emperyalistlerin savaşlarına karşı mücadeledir; burjuvaziye ve onun sömürücü politikalarına karşı mücadeledir; işçi sınıfının kurtuluşu için mücadeledir; sosyalizm için mücadeledir.
Kıbrıs Komünist İnsiyatifi
12 Ekim 2025